İngiltere’de Brexit kararı ardından da ABD’de Donald Trump’ın zaferi, dünyada yeni bir siyasi, ekonomik ve sosyolojik gerçeği yansıtıp yansıtmadığı tartışılıyor.

Avrupa’da ve şimdi de Trump’ın gelip çatmasıyla ABD’de, popülist hareketlerin yükselişi, birçokları tarafından Batı dünyasını saran siyasi krizin başlıca nedeni olarak görülüyor. Bu görüşe göre -en iyileri hırslı demagoglar, en kötüleri ise faşistler olmak üzere- utanmaz politikacılar, belli insanların ve grupların önyargılarına, irrasyonel korkularına ve hayal kırıklıklarına berbat basitleştirici yanıtlar vererek, yalanlar söyleyerek karşılık veriyor ve böylelikle bu yalanları bir yandan beslerken bir yandan da yayıyorlar. Propagandalarının etkisini artırıp, izleyici kitlesini genişleterek işbirliği yapan medyayı kendi lehlerine kullanıyorlar. Zamanla basitleştirici ve ayrıştırıcı retoriklerine popüler destek oluşuyor ve nihayetinde demokratik süreç ya gasp ediliyor ya da akamete uğruyor.

Continue reading Paul Arbair: Seçmenler mi ‘cahil’, ‘aptal’ ya da ‘ırkçı’, yoksa…

Read more

İngiltere’de 8 Haziran’daki erken genel seçimler öncesindeki kamuoyu yoklamaları iktidardaki Muhafazakâr Parti’yi en yakın rakibi İşçi Partisi’nden 16 puan önde gösteriyor. Sandalye hesaplarına bakılırsa, 650 kişilik Avam Kamarası’nda Muhafazakâr Parti’nin şu an 330 olan milletvekili sayısı 440’a kadar yükselebilir. Başbakan Theresa May, bu fırsatı Avrupa Birliği’nden çıkış (Brexit) süreci konusunda parlamento içindeki muhalefetin sesini kısmak için kullanacağını söyledi.

Tartışmanın ekseninde Brexit sürecinin nasıl yönetileceği var. Aslında Theresa May de, geçen hazirandaki referandum öncesinde selefi David Cameron gibi AB’de kalma taraftarı idi. Fakat %52’lik Brexit sonucu Cameron’u istifaya götürürken, onu da parti liderliği ve başbakanlığa taşıdı. May artık “sert Brexit” tabir edilen ve İngiltere’nin AB’den ayrılırken tek pazardan da çıkmaya razı olduğu, kendi deyişiyle “Brexit Brexit’tir” politikasını savunuyor.

Continue reading Uyan Uykundan Uyan Artık ya da Demokrasinin Beşiğinde Erken Seçim

Read more

HOME
(by Warsan Shire)

no one leaves home unless
home is the mouth of a shark
you only run for the border
when you see the whole city running as well
your neighbours running faster than you
breath bloody in their throats
the boy you went to school with
who kissed you dizzy behind the old tin factory
is holding a gun bigger than his body
you only leave home
when home won’t let you stay.

no one leaves home unless home chases you
fire under feet
hot blood in your belly

it is not something you ever thought of doing
until the blade burnt threats into
your neck
and even then you carried the anthem under
your breath
only tearing up your passport in an airport toilet
sobbing as each mouthful of paper
made it clear that you wouldn’t be going back.

you have to understand,
that no one puts their children in a boat
unless the water is safer than the land

no one burns their palms
under trains
beneath carriages
no one spends days and nights in the stomach of a truck
feeding on newspaper unless the miles travelled
means something more than a journey.

no one crawls under fences
no one wants to be beaten
pitied

no one choses refugee camps
or strip searches where your
body is left aching

or prison,
because prison is safer
than a city of fire
and one prison guard
in the night
is better than a truckload
of men who look like your father

no one could take it
no one could stomach it
no one skin would be though enough…

EV

Hiç kimse evini terk etmez
Evi bir köpek balığı ağzı olmadıkça

Sadece sınıra koşarsınız
Bütün şehrin de koştuğunu gördüğünüzde
Komşularınız sizden hızlı koşuyor
Boğazlarında nefesleri kanlı
Beraber okula gittiğiniz oğlan
Sizi eski teneke fabrikasının arkasında sarsak öpmüş olan
Boyundan büyük bir silah taşıyor
Evinizi ancak
Eviniz kalmanıza izin vermediğinde terk edersiniz

Hiç kimse evini terk etmez eviniz peşinize düşmemişse
Ayağınızın altında ateş
Karnınızda sıcak kan

Asla yapmayı düşünmeyeceğiniz bir şey
Ucu yanık bıçak dayanmadıkça
Boğazınıza
Ve o zaman bile taşıdınız marşı
Soluğunuzun altında
pasaportunuzu bir havaalanı tuvaletinde yırtmak sadece
hıçkırmak her bir ağız dolusu kağıtla
idrak ettirdi geri dönemeyeceğinizi

anlamanız gerek
hiç kimse çocuklarını tekneye koymaz
su karadan daha güvenli olmadıkça

hiç kimse yakmaz avuç içlerini
trenlerin aşağısında
vagonların altında
hiç kimse günlerini ve gecelerini bir kamyonun midesinde geçirmez
gazete yiyerek
kat edilen mesafe
bir yolculuktan daha fazlası demek değilse.

Hiç kimse tel örgülerin altından sürünmez
Hiç kimse dayak yemek istemez
Acınmak

Hiç kimse mülteci kamplarını tercih etmez
Ya da çırılçıplak aramaları
Bedeninizin ağrıyla kalakaldığı
Ya da hapishaneyi
Çünkü hapishane daha güvenli
Yanan bir şehirden
Ve bir gardiyan
Geceleyin
yeğdir bir kamyon dolusu
Babanıza benzeyen erkeğe

Hiç kimse katlanamaz
Hiç kimse onuruna yediremez
Hiç kimsenin derisi o kadarını kaldırmaz…

Read more

İngiltere’de Brexit referandumunun, ABD’de ise başkanlık seçimlerinin kampanyaları boyunca o kadar çok kullanılmış ki, Oxford Sözlüğü en az on yıldır dolaşımda olan “post-truth / gerçek-sonrası” sıfatını 2016’nın sözcüğü ilan etti. Sözlüğe göre, “gerçek-sonrası” kamuoyunun görüşünü şekillendirmede objektif gerçeklerden ziyade duygu ve kanaatlerin etkili olduğu durumlara atfen, yani bariz yalanlar üzerine kurulu siyaseti nitelemek için kullanılıyor. Al Jazeera Arapça ve BBC Arapça servislerinin eski editörlerinden Ahmed El Şeyh’in dediği gibi: “Hakikatin yerini yalanların, dürüstlüğün yerini duyguların, teyitli bilginin yerini kişisel analizlerin, birden çok görüşün yerini ise tek bir görüşün aldığı bir devirdeyiz.”

Continue reading Başkan, Yalanlar ve Adamları

Read more

Karavan büyüklüğünde, soğutucuların çalıştığı serin bir odada iki kişiler. Önlerinde yedişer bilgisayar ekranı, ikişer klavye, birer de joystick var. Çok uzaklara, hiç gitmedikleri yerlere, çok yakından bakıyorlar. Hiç tanımadıkları, asla tanışmayacakları insanları, bir kez olsun göz göze gelmeden, seslerini hiç duymadan gece/gündüz gözetliyor, bazen de öldürüyorlar.

Brandon Bryant, ABD’nin New Mexico eyaletindeki Cannon Hava Üssü’nde, insansız savaş uçaklarının kokpiti sayılan görev yerinde, “kopilot” mesai arkadaşıyla birlikte oturdukları yerden 10 bin kilometre uzakta, Afganistan’da, Mezar-ı Şerif yakınlarındaki bir köyde, sundurmasının altında iki keçi bulunan, tek katlı, düz dam, kerpiç bir evin köşesinden çıkıveren çocuğu, nasıl öldürdüklerini anlatmış Alman Der Spiegel dergisine…

Fotoğraf: © 2015 Reuters, Kabil, Afganistan, 6 Ekim 2015

Vur emrinin ardından, ekranda evin damını işaretlemiş Brandon Bryant. Arkadaşı da joystick’teki tetik tuşuna basmış. Zahiri hedefin gerçekteki karşılığını 16 saniye sonra yok edecek bomba, evin üzerinde uçmakta olan insansız savaş uçağından fırlamış. Onlar da seyre koyulmuşlar. Uçağa monte edilmiş kameraların uydu üzerinden iki ila beş saniye gecikmeyle ekranlarına taşıdığı görüntülere bakıyorlarmış. Çocuk patlamaya üç saniye kala belirmiş ekranda. Oysa yedi saniye kala bile olsa hedefi saptırmak mümkünmüş…

O odadaki iki asker hedefi saptırma kararını kendi başlarına alabilirler miydi, şüpheli. Haberde emir komuta zincirinin işleyişine referans gösterilen 275 sayfalık dokümanda (Joint Publication 3-09.3) böylesi durumlara ilişkin bilgiye rastlamadım. Ama bu kaynak, yerdeki operasyonlara destek amaçlı hava saldırıları için nihai yetkinin tamamen yerdeki komutanlarda olduğunu gösteriyor.

Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA’in, uçak ve personelini kullansa da ordudan bağımsız yürüttüğü ve hedef kişilerin benzer hava saldırılarıyla yargısız infazına dönük “örtük” operasyonları içinse, 28 Ekim tarihli Başkalarının çocuklarını öldürmek I başlıklı yazım fikir verebilir.

Brandon Bryant’ın hikayesine dönersek… Altı yılda altı bin uçuş saatine karşılık gelen kokpit mesaisi ardından, geçen yıl, 26 yaşında, travma sonrası stres bozukluğu tanısıyla ordudan ayrılmış. Gecegörüşüyle izlediğinde, bilgisayar ekranında kızılötesi noktacıklara dönüşen insanlar şimdilerde rüyalarını ele geçirmiş; anlatırsa, vicdanına yük olan hadiselerin peşini bırakacağını umuyor: “Erkekler, kadınlar, çocuklar… Bu kadar çok insan öldüreceğimi hiç düşünmemiştim. İşin aslı hiç kimseyi öldüremem sanıyordum…”

Oysa insansız uçak kullanımının yaygınlaşmasındaki en önemli gerekçe “hayat kurtarmak/korumak”. Nitekim Haziran’da Avustralya’nın bu teknolojiye daha fazla yatırım yapması için yürütülen medya kampanyası çerçevesinde mülakat veren Avustralya Hava Kuvvetleri’nin Afganistan’daki insansız uçak filosu komutanı Jonathan McMullan şöyle diyordu: “Avustralyalıların hayatını bu teknoloji koruyor. Askerlerimize güvenli hareket serbestisi sağlıyor. Bir saldırı halinde de talimat, maliyeti ne olursa olsun yakıtları bitip düşene kadar onları havada tutmaktır”.

Avustralya, Afganistan’da üç yıldır bu uçaklarla hem kendi hem de talep eden Koalisyon birlikleri için gerçek zamanlı istihbarat desteği veriyor. Filonun belkemiği İsrail yapımı kiralık Heronlar. Kiralayansa, Heronları İsrail devletinden leasing usulü tedarik eden bir Kanada şirketi. Üç yılda 10 bin saati bulan Heron uçuşlarının Avustralya’ya operasyonel maliyeti 230 milyon doları bulmuş.

İnsansız savaş uçaklarının öldürme amacıyla kullanımı, çoğu zaman çatışma kurallarını düzenleyen mevcut hukuk kurallarının dışına çıkıyor; bu boyutuyla da son yıllarda daha çok tartışılıyor. Bir diğer tartışma konusu ise, bu uçakların kullanımına istihbarat katkısı veren ülkelerin sivil kayıplardaki sorumluluğu.

Konu, Pakistan’da Amerikan hava saldırısında ölen bir kurban yakınının, operasyona istihbarat sağlayan İngiltere aleyhine dava açmak istemesiyle gündeme geldi. İngiltere’nin istihbarat desteğinin cinayete yardımdan farksız olduğu iddiasıyla, sivil mahkemeden, bu tür istihbarat paylaşımlarını yasadışı ilan etmesi isteniyordu. Ama hâkim, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın, “ABD ile ilişkilere ve ulusal güvenliğe zarar verir” gerekçesini haklı bularak, davayı görmeyi reddetti.

İnsansız uçakların kendileri gibi, kullanımlarına ilişkin hukuki çerçeve de görünmezlik zırhına bürünmüş şimdilik. Brandon Bryant’ınki gibi cesur çıkışlar, perdelenmek istenene dair bilgi edinmeye yarıyor; kurbanlar için adalet arayanları da mücadelelerini sürdürmeleri için yüreklendiriyor.

(30 Aralık 2012, Yeni Şafak)

Read more

ABD’de Başkanlık seçimi vesilesiyle gündeme gelen konulardan biri insansız savaş uçakları üzerine inşa edilen terörle mücadele stratejisi. Gerçi Başkan Obama ve Cumhuriyetçi rakibi Romney’nin dış politika ağırlıklı son TV düellosunda çerçeve dar kaldı: Fikri sorulunca, Romney uygulamayı desteklediğini söylemekle yetindi; sunucu da hem ulusal hem de uluslararası kamuoyunda süregiden tartışmalara girmedi.

Oysa daha o sabah MSNBC televizyonunda sunucu Joe Scarborough ile konuğu Time dergisi köşe yazarı Joe Klein arasında şöyle bir diyalog yaşanmıştı:

J.S: Kaliforniya’dan joystick’le yapınca çok temiz bir iş gibi görünüyor. Ama politikamız risk almak pahasına teröristleri saklandıkları yerden çıkarmak (ve yargılamak) yerine, çevresindeki herkesle birlikte havaya uçurmak olduğu için, 4  yaşındaki bir kız çocuğu da paramparça olabiliyor.

J.K: Kötü yöneticiler kullanırsa istismara açık bir yöntem olduğu doğru ama nihayetinde meselenin özü şu: Öldürülen dört yaşındaki çocuk kiminki olacak? Bu yöntemle buradaki çocukların terör eylemlerinde ölme ihtimalini azaltıyoruz.

Fotoğraf*: Osman Sağırlı, Atme mülteci kampı, Suriye, Aralık 2014)

“Sorumsuz baba”

Amerika’nın insansız savaş uçakları geçen yıl Yemen’de Amerikan vatandaşı bir çocuğu,Abdurrahman El-Ewlaki’yi de öldürmüştü. 16 yaşındaki Abdurrahman, kendisinden iki hafta önce yine insansız  uçaktan atılan bombanın öldürdüğü, El Kaide’nin önde gelen isimlerinden olduğu iddia edilen Enver El-Ewlaki’nin oğluydu. Obama’nın kampanya danışmanlarından Robert Gibbs’in “babası daha sorumlu biri olsaydı başına bu gelmezdi” mealindeki sözleri tartışma yarattı. Aynı gün Washington Post’ta ise Beyaz Saray’ın yargısız infaz onayı verdiği “öldürülecek teröristler listesi”nin uzadıkça uzamakta olduğuna dair bir haber yayınladı. Listenin uzaması sivil ölümlerini de arttırmayacak mı?

Bu konuda gerçeği bilmek zor. Zira bu saldırılar silahlı çatışmalarda ulusal ve uluslararası hukuka uymakla yükümlü Amerikan ordusu tarafından değil, operasyonları şeffaf olmayan Merkezî İstihbarat Teşkilatı CIA tarafından düzenleniyor. Program mevcut sivil ve askerî denetim mekanizmaları dışında, tümüyle Başkan’ın insiyatifinde örtük yürütülüyor. Hedef nasıl seçiliyor, nasıl bir süreç sonunda infaz ediliyor, hangi aşamasından kim sorumlu, kaç kişi ölüyor, açıklanmıyor.

Sivil terörist

Konuya ilişkin en kapsamlı haber Mayıs’ta New York Times‘da yayınlandı. O günlerde Cumhuriyetçi rakipleri, Obama’nın “Usame Bin Ladin’i öldüren Başkan” imajını sarsmaya dönük kampanyalara ağırlık vermişti. Beyaz Saray yetkilileri de savunma niyetiyle New York Times muhabirine program konusunda bir miktar bilgi vermekte sakınca görmemiş olmalı: Öldürülecek kişilerin, haftalık toplantılarda haklarındaki kapsamlı istihbarat bilgileri uzun uzun tartışıldıktan sonra, titizlikle seçildiğini bu vesileyle öğrendik. Aynı yazıda ölen sivillerin sayısını düşük göstermek için sivil tanımının daraltıldığı da ortaya çıktı. Buna göre, Obama yönetimi ölüler arasındaki 18 yaş üstü erkeklerin tamamını “militan/terörist” olarak kayda geçiriyor.

Tabii Beyaz Saray’ın terörle mücadelede sivil kayıpları önlemeye çalışmadığını söylemek haksızlık olur. O zaman soru belkide şöyle soruluyor: “Bir teröristi etkisiz hale getirmek için kaç sivilin ölümü tolere edilebilir?” Yanıt, kullanılacak yönteme ve seçilmiş hedefin önemine göre değişebiliyor. İnsansız savaş uçakları kullanıldığında, CIA’ye nasıl bir sınırlama getirildiğini bilmiyoruz. Ama 2003 yılında, Irak savaşı sırasında Pentagon için belirlenmiş sınır bir fikir verebilir.

Makul denge

O dönemde Amerikan Savunma Bakanlığı’nda hava saldırıları için hedef belirleyen ekibinin başkanı olan istihbarat uzmanı Marc Garlasco, bu bilgiyi, 2008 yılında Amerikan CBS televizyonunun “60 dakika” programında açıklamıştı. Ordunun amacı, Baas rejiminin önde gelenlerini “insanlı savaş uçakları” ile en kısa sürede etkisiz hale getirip, Bağdat’a mümkün olduğunca az direniş-az kayıpla girmekti. Garlasco ve ekibi için planlamanın en zorlu aşaması ise belirlenen hedefin askerî değeri ile bombardıman sırasında  ölebilecek sivillerin sayısı arasında “makul” dengeyi tutturmaktı. Garlasco makul olan rakamı 29  olarak açıkladı:

“Hedef başına 29 sivile kadar öldürmek serbestti ama zayiat hesabının sonucu 30’u aşarsa, vurmak için mutlaka ya Savunma Bakanı Rumsfeld’den ya da doğrudan Başkan Bush’tan imza almak gerekiyordu.”

İnsansız uçaklarla yapılacak her bir operasyon için bizzat Başkan’ın onayı gerekiyor. Obama’nın rakamlar konusunda selefi Bush kadar geniş davranmadığını umuyoruz. “Kötü yöneticilerin istismarı” parantezine bakılırsa, Time dergisinden Joe Klein da varsayımımızı paylaşıyor. Ama Klein’dan farklı olarak, kendi çocuklarımız ölmesin diye başkalarının çocuklarının öldürülmesini kabul etmiyorsak, varsayımdan fazlasına ihtiyacımız var.

(28 Ekim 2012, Yeni Şafak)

*Fotoğrafta görülen kızçocuğunun adı Hudae. 4 yaşında. Osman Sağırlı’nın kamerasını silah sandığı için korkuyla ellerini havaya kaldırmış: “Tele lens kullanıyordum. Silah sandı. Fotoğrafı çektikten sonra korktuğunu fark ettim. Çektiğim fotoğrafa baktım, dudaklarını ısırmıştı ve ellerini kaldırmıştı. Normalde çocuklar fotoğraf makinesi görünce kaçar, yüzünü kapatır ya da gülümserler”. (BBC)

Read more