Author's Posts

“Gazeteci Gözüyle” adlı programı TRT-Türk’te Ocak 2010-Ocak 2013 tarihleri arasında hafta içi her gün hazırlayıp sunmuştum. En sevdiğim kısmı ise programın sonu için bulup yayınladığım video-kliplerdi.  Örneğin, 25 Ocak 2012’de Mısır’da Hüsnü Mübarek rejimine karşı başlayan ve hızla bütün bölgeye yayılan isyan dalgası boyunca, ben de sosyal medya aracılığıyla bölge ülkelerindeki sanatçıların bu isyanlar için yazıp söylemeye başladıkları “Arap Baharı” ya da “devrim” şarkılarının peşine düşmüştüm.  Bulduklarımı da Türkçe altyazı ile programın sonunda yayınlıyordum. İşte bu şarkılardan bir seçki:

  • Mısır: Mısırlı şarkıcı ve söz yazarı Aida el Ayyubi ile Mısırlı rock grubu Cairokee’nin Tahrir Meydanı ayaklanması için yazdıkları Meydan adlı bu şarkı, bestesiyle de güftesiyle de çok güzel
  • Libya: Arap isyanları Libya’ya da yayıldıktan sonra Trablus için yazılan bu şarkının maalesef kim tarafından söylendiğini bulamadım. Yayın arşivini taramam lazım. Umarım bir gün yapabilirim:
  • Tunus: Tunuslu bir grup şarkıcının biraraya gelip hazırladıkları bu şarkının sözleri Arap halklarının isyanının gerisindeki saikleri ne güzel anlatıyor:
  • Filistin: Filistin Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas, daha önce de birkaç kez yaptığı gibi BM’den bağımsız Filistin devletini tanımasını ve tam üyelik verilmesini isteyeceğini açıklamış, bu kez Eylül 2012’ye tarih vermişti. Akabinde bağımsız devlet olmayı bekleyen Filistinlilerin haleti ruhiyesine ışık tutan bir şarkı “Eylül Devleti” yayınlandı (Filistin nihayet 30 Kasım 2012’de İsrail ve ABD’nin tepkisine karşın Genel Kurul’da 138 ülkenin oyuyla, örgütte ‘üye olmayan gözlemci devlet’ statüsü kazandı):
  • Mavi Marmara için şarkı: Arap isyanlarından önce, 3 kasım 2011’de, Khaki Mustafa adlı ABD’de yaşyan Filistinli rapçının Türk arkadaşı ile birlikte Mavi Marmara gemisi için yazdığı şarkıyı yayınlamıştım. Program konuğum ise 23 Mayıs 2017’de kaybettiğimiz, çok kıymet verdiğim bir insan olan, gazeteci yazar Akif Emre’ydi. Akif’i rahmetle anarak paylaşıyorum:

 

 

Read more

Edinburgh’nın (İskoçlar Edinbra diye okurlar) güneyinde 2000 yıllık dört tepe var. En yükseği 251 metre ile Arthur’s Seat, yüzyıllar önce patlayıp sönmüş bir volkan. Tepelerin bulunduğu bölge ise kamuya açık bir park: Holyrood Parkı. Hz. İsa’nın üzerinde öldüğü ne inanılan haçın adı Holyrood (eski İngilizcede rood haç demek, Holy Rood=Kutsal Haç).

Arthur’s Seat’ten Edinburgh’ya kuşbakışı

Edinburghlılar ve turistler kenti kuşbakışı görmek için her türlü havada tırmanıyorlar bu tepeye. Adına neden Arthur’s Seat denmiş iki rivayet var: Bölge mitolojisinden meşhur Camelot kralı Kral Arthur’un tahtına atıfla  ya da İskoçça “oklar tepesi” anlamına gelen “Àrd-na-Said”den geliyor.

1 Mayıs’ta İskoç gençkızlar sabah erkenden tepeye tırmanıp yüzlerini şebnemle, yani çiy ile yıkıyorlarmış. Kelt efsanesine göre güzellik ve gençlik kaynağıymış bu tepenin çiyi çünkü.

 

 

 

 

Arthur’s Seat’in eteklerinde ise Britanya Kraliyet ailesinin İskoçya’daki resmi konutu olan saray (Holyrood Palace) ile kısaca Holyrood olarak anılan İskoçya Parlamentosu’nun binası var.

Solda parlamento, sağda Holyrood Sarayı

 

 

Parlamento binasının girişi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2017 Nisan sonunda gitmiştik oğlumla Edinburgh’ya. Tepeye çıkmayı o istedi. İyi ki de istedi, bana biraz meşakkatli gelse de çok keyifli bir tırmanış oldu. Yolunuz düşerse mutlaka tırmanın siz de…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Read more

Gabriel Garcia Marquez

Elli yıl kadar önce gazetecilik okulları yoktu. İşi haber merkezinde öğrenirdi insan, matbaada, civardaki kahvede ve Cuma akşamı meyhanelerinde öğrenirdi. Tüm gazete, gazetecilerin yetiştiği ve ıvır zıvır tartışmalar olmaksızın haberlerin basıldığı bir fabrikaydı. Biz gazeteciler daima omuz omuza dururduk, ortak bir hayatımız vardı ve öylesine tutkuyla bağlıydık ki işimize, başka hiçbir şeyden konuşmazdık. İş, kişisel hayata çok az yer bırakan sıkı arkadaşlıklar geliştirirdi. Rutin editoryal toplantılar yoktu, ama her akşamüstü saat beşte tüm gazete haber merkezinin bir köşesinde kahve molası için toplanırdı. Bu, gazetenin her bölümündeki günün konularını tartıştığımız ve ertesi günkü gazeteye son rötuşlarımızı yaptığımız açık bir toplantıydı.

Gazete, o zaman, üç büyük bölüme ayrılmıştı: haberler, makaleler ve editoryal. En prestijli ve hassas olanı editoryal bölümdü; muhabir en alt basamaktaydı,bir stajyerle getir götür işleri yapan biri arasında bir yerlerde. Ben 19 yaşında acemi bir muhabir olarak başladım kariyerime ve basamakları yavaş yavaş çıkarak en üst pozisyon olan editoryal yazarlığa kadar yükseldim.

Sonra gazetecilik okulları ve teknoloji geldi. İlk mezunlar, kısıtlı bir gramer ve sentaks bilgisiyle, karmaşık kavramları anlama zorluğuyla ve tüm etik mülahazaları hiçe sayarak bedeli ne olursa olsun “atlatma” habere önem veren tehlikeli bir mesleki yanlış anlamayla avdet ettiler. Meslek, anlaşılan, kendi iş aletleri kadar hızlı gelişmedi. Teknoloji labirentinde kaybolan gazeteciler, hiçbir kontrol olmaksızın mesleği delice bir hızla geleceğe taşıdılar. Başka bir deyişle; gazeticilik işi, meslek ruhunu güçlendiren eski katılım mekanizmasını bir yana bırakarak, maddi modernizasyon için kendini gözü dönmüş bir rekabetin içine soktu. Haber merkezleri, okurların kalplerindense uzak uzay varlıklarıyla iletişim kurmaya elverişli labaratuarlar haline geldi.

Teleks icat edilmeden önce, Allah yoluna baş koymuş bir rahibe radyoyu dinlerken, gaipten gelen fısıltılar gibi havada uçuşan dünya haberlerini yakalardı. İyi donanımlı bir yazar, sanki bir tek omurdan yola çıkarak bir dinozorun iskeletini yeniden kurar gibi, arka plan bilgilerini ve diğer ilgili ayrıntıları ekleyerek dağınık parçaları biraraya getirirdi. Bir tek editoryal yazmak yasaktı, çünkü o, gazete yayıncısının kutsal hakkıydı; o yazmamış olsa da herkes editoryalleri onun yazdığını varsayardı ve istisnasız içinden çıkılmaz durumda gelen bu metinler daha sonra yayıncının kendi sekreteri tarafından anlaşılır hale sokulurdu.

Şimdi, olgu ve fikir içiçe geçmiş durumda: haberlerde yorum var, editoryaller de olgularla bezeli. “Haber kaynakları”ndan veya (adının açıklanmasını istemeyen) “hükümet yetkilileri”nden veya herşeyi bilen ama kim olduklarını kimsenin bilmediği gözlemcilerden alıntılar cezasız kalan tüm ihlalleri örtbas ediyor. Ama suçlu taraf, ahmakça alet olup olmadığını, bilgiyi haber kaynağı tarafından seçilen biçimde aktarırken manipüle edilip edilmediğini kendine asla sormaksızın kaynağını açıklamama hakkını elinde tutuyor. Ben kötü gazetecilerin haber kaynaklarına kendi hayatları gibi bağlandıklarına inanırım; özellikle, bu bir resmi kaynaksa, onlara mitik nitelikler bahşettiklerine, onlarıkoruduklarına, beslediklerine, ve sonunda ikinci bir kaynak ihtiyacını reddetmesine yol açan tehlikeli bir suç ortaklığı geliştirdiklerine inanırım.

Bence bu oyundaki diğer suçlu ses kayıt cihazıdır. O icad edilmeden önce, iş sadece üç şeyle gayet iyi yapılıyordu: not defteri, şaşmaz bir ahlak (etik) ve kaynakların söylediği şeyleri duyan bir çift kulak. Kayıt cihazı için mesleki ve ahlaki kılavuz henüz icat edilmemişti. Birilerinin genç muhabirlere öğretmesi gerekiyor ki, kayıt cihazı hafızanın yerini tutacak bir şey değil, eski moda not defterinin geliştirilmiş basit bir türüdür.

Kayıt cihazı dinler, tekrar eder —dijital bir papağan gibi— fakat düşünmez. Sadıktır, fakat kalbi yoktur; ve nihayet, harfi harfine kaydedeceği şey, konuşulan kişinin gerçek kelimelerine kulak kesilen ve aynı zamanda, o kelimeleri bilgisi ve tecrübesiyle ele alıp değerlendiren gazetecinin yakaladığı şeyden asla daha güvenilir olmayacaktır.

Kayıt cihazı, şimdilerde röportaja verilen aşırı önemden dolayı bütünüyle suçlanmalıdır. Radyo ve televizyonun doğası gereği, onlar için vazgeçilmez olacağı belliydi. Şimdi öyle görünüyor ki, yazılı medya bile gerçeğin sesinin gazetecininki değil, mülakat yapılanınki olduğunu kabullenen bu yanlış fikri paylaşıyor. Belki de çözüm, gazetecinin dinlediği şeyi edit edebileceği adi not defterine dönmek ve kayıt cihazını paha biçilmez bir tanık olarak asli yerine oturtmaktır.

Günümüz gazeteciliğini yozlaştıran ve mahcup eden etik ihlallerinin ve diğer sorunların her zaman ahlaksızlıktan değil, aynı zamanda mesleki yetenek eksikliğinden kaynaklandığına inanarak biraz rahatlayabiliriz. Belki de gazeticilik okullarının talihsizliği, kimi yararlı hilelerini öğretirken, mesleğin kendisi hakkında az şey öğretmeleridir. Gazetecilik okullarındaki her eğitim üç temel ilkeye oturmalıdır: ilki ve en önemlisi, istidat ve yetenek olmalıdır; sonra, “araştırmacı” gazeteciliğin özel bir şey olmadığı, tüm gazeteciliğin, tanım olarak, araştırmacı olduğu bilinmelidir; ve üçüncüsü, ahlakın (etik’in) öylesine bir meslek şartı değil, vazgeçilmez bir şart olduğu bilinmelidir.

Her gazetecilik okulunun nihai hedefi, temel iş eğitimine dönmek ve gazeteciliği orijinal özelliği olan kamu hizmeti haline getirmek; eski haber merkezlerinin tutkulu, gayrıresmi beş çayı molası seminerlerini yeniden keşfetmek olmalıdır.

 

Read more

        

 

1804:

Herçend qewî muşewweş im ez / Ewçend bi muşewweşî xweş im ez

Gerçi benim aklım çok karışık / Bu karışıklıktan bir o kadar da memnunum

                                                                                                Ehmedê Xanî

Read more