İngiltere’de Brexit referandumunun, ABD’de ise başkanlık seçimlerinin kampanyaları boyunca o kadar çok kullanılmış ki, Oxford Sözlüğü en az on yıldır dolaşımda olan “post-truth / gerçek-sonrası” sıfatını 2016’nın sözcüğü ilan etti. Sözlüğe göre, “gerçek-sonrası” kamuoyunun görüşünü şekillendirmede objektif gerçeklerden ziyade duygu ve kanaatlerin etkili olduğu durumlara atfen, yani bariz yalanlar üzerine kurulu siyaseti nitelemek için kullanılıyor. Al Jazeera Arapça ve BBC Arapça servislerinin eski editörlerinden Ahmed El Şeyh’in dediği gibi: “Hakikatin yerini yalanların, dürüstlüğün yerini duyguların, teyitli bilginin yerini kişisel analizlerin, birden çok görüşün yerini ise tek bir görüşün aldığı bir devirdeyiz.”

Continue reading Başkan, Yalanlar ve Adamları

Read more

“Totaliter ya da başka türden bir diktatörlüğün hüküm sürmesini olanaklı kılan şey, insanların bilgilendirilmemesidir. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olabilir misiniz? Herkes size mütemadiyen yalan söylüyorsa, bunun sonucu, yalanlara inanmanız değil, artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması olur. Çünkü yalanlar, doğaları gereği, değiştirilmek zorundadır; yalan söyleyen bir hükümetin de kendi tarihini durmadan yeniden yazması gerekir. Bunun muhatabı olarak, sonuçta önünüze hayatınızın sonuna kadar inanabileceğiniz tek bir yalan konmaz, siyaset rüzgarı nereden eserse ona göre değişen sayısız yalan konur. Artık hiçbir şeye inanamaz hale gelmiş bir halk da hiçbir konuda karar veremez. Sadece eylemde bulunma kabiliyetinden değil, düşünme ve muhakeme etme kabiliyetinden de mahrum kalır. Ve bu hale gelmiş bir halka dilediğiniz her şeyi yaptırabilirsiniz …”

http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/8172/baskan-yalanlar-ve-adamlari#.Wfjtb1yWbR0

Read more

Karavan büyüklüğünde, soğutucuların çalıştığı serin bir odada iki kişiler. Önlerinde yedişer bilgisayar ekranı, ikişer klavye, birer de joystick var. Çok uzaklara, hiç gitmedikleri yerlere, çok yakından bakıyorlar. Hiç tanımadıkları, asla tanışmayacakları insanları, bir kez olsun göz göze gelmeden, seslerini hiç duymadan gece/gündüz gözetliyor, bazen de öldürüyorlar.

Brandon Bryant, ABD’nin New Mexico eyaletindeki Cannon Hava Üssü’nde, insansız savaş uçaklarının kokpiti sayılan görev yerinde, “kopilot” mesai arkadaşıyla birlikte oturdukları yerden 10 bin kilometre uzakta, Afganistan’da, Mezar-ı Şerif yakınlarındaki bir köyde, sundurmasının altında iki keçi bulunan, tek katlı, düz dam, kerpiç bir evin köşesinden çıkıveren çocuğu, nasıl öldürdüklerini anlatmış Alman Der Spiegel dergisine…

Fotoğraf: © 2015 Reuters, Kabil, Afganistan, 6 Ekim 2015

Vur emrinin ardından, ekranda evin damını işaretlemiş Brandon Bryant. Arkadaşı da joystick’teki tetik tuşuna basmış. Zahiri hedefin gerçekteki karşılığını 16 saniye sonra yok edecek bomba, evin üzerinde uçmakta olan insansız savaş uçağından fırlamış. Onlar da seyre koyulmuşlar. Uçağa monte edilmiş kameraların uydu üzerinden iki ila beş saniye gecikmeyle ekranlarına taşıdığı görüntülere bakıyorlarmış. Çocuk patlamaya üç saniye kala belirmiş ekranda. Oysa yedi saniye kala bile olsa hedefi saptırmak mümkünmüş…

O odadaki iki asker hedefi saptırma kararını kendi başlarına alabilirler miydi, şüpheli. Haberde emir komuta zincirinin işleyişine referans gösterilen 275 sayfalık dokümanda (Joint Publication 3-09.3) böylesi durumlara ilişkin bilgiye rastlamadım. Ama bu kaynak, yerdeki operasyonlara destek amaçlı hava saldırıları için nihai yetkinin tamamen yerdeki komutanlarda olduğunu gösteriyor.

Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA’in, uçak ve personelini kullansa da ordudan bağımsız yürüttüğü ve hedef kişilerin benzer hava saldırılarıyla yargısız infazına dönük “örtük” operasyonları içinse, 28 Ekim tarihli Başkalarının çocuklarını öldürmek I başlıklı yazım fikir verebilir.

Brandon Bryant’ın hikayesine dönersek… Altı yılda altı bin uçuş saatine karşılık gelen kokpit mesaisi ardından, geçen yıl, 26 yaşında, travma sonrası stres bozukluğu tanısıyla ordudan ayrılmış. Gecegörüşüyle izlediğinde, bilgisayar ekranında kızılötesi noktacıklara dönüşen insanlar şimdilerde rüyalarını ele geçirmiş; anlatırsa, vicdanına yük olan hadiselerin peşini bırakacağını umuyor: “Erkekler, kadınlar, çocuklar… Bu kadar çok insan öldüreceğimi hiç düşünmemiştim. İşin aslı hiç kimseyi öldüremem sanıyordum…”

Oysa insansız uçak kullanımının yaygınlaşmasındaki en önemli gerekçe “hayat kurtarmak/korumak”. Nitekim Haziran’da Avustralya’nın bu teknolojiye daha fazla yatırım yapması için yürütülen medya kampanyası çerçevesinde mülakat veren Avustralya Hava Kuvvetleri’nin Afganistan’daki insansız uçak filosu komutanı Jonathan McMullan şöyle diyordu: “Avustralyalıların hayatını bu teknoloji koruyor. Askerlerimize güvenli hareket serbestisi sağlıyor. Bir saldırı halinde de talimat, maliyeti ne olursa olsun yakıtları bitip düşene kadar onları havada tutmaktır”.

Avustralya, Afganistan’da üç yıldır bu uçaklarla hem kendi hem de talep eden Koalisyon birlikleri için gerçek zamanlı istihbarat desteği veriyor. Filonun belkemiği İsrail yapımı kiralık Heronlar. Kiralayansa, Heronları İsrail devletinden leasing usulü tedarik eden bir Kanada şirketi. Üç yılda 10 bin saati bulan Heron uçuşlarının Avustralya’ya operasyonel maliyeti 230 milyon doları bulmuş.

İnsansız savaş uçaklarının öldürme amacıyla kullanımı, çoğu zaman çatışma kurallarını düzenleyen mevcut hukuk kurallarının dışına çıkıyor; bu boyutuyla da son yıllarda daha çok tartışılıyor. Bir diğer tartışma konusu ise, bu uçakların kullanımına istihbarat katkısı veren ülkelerin sivil kayıplardaki sorumluluğu.

Konu, Pakistan’da Amerikan hava saldırısında ölen bir kurban yakınının, operasyona istihbarat sağlayan İngiltere aleyhine dava açmak istemesiyle gündeme geldi. İngiltere’nin istihbarat desteğinin cinayete yardımdan farksız olduğu iddiasıyla, sivil mahkemeden, bu tür istihbarat paylaşımlarını yasadışı ilan etmesi isteniyordu. Ama hâkim, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın, “ABD ile ilişkilere ve ulusal güvenliğe zarar verir” gerekçesini haklı bularak, davayı görmeyi reddetti.

İnsansız uçakların kendileri gibi, kullanımlarına ilişkin hukuki çerçeve de görünmezlik zırhına bürünmüş şimdilik. Brandon Bryant’ınki gibi cesur çıkışlar, perdelenmek istenene dair bilgi edinmeye yarıyor; kurbanlar için adalet arayanları da mücadelelerini sürdürmeleri için yüreklendiriyor.

(30 Aralık 2012, Yeni Şafak)

Read more

ABD’de Başkanlık seçimi vesilesiyle gündeme gelen konulardan biri insansız savaş uçakları üzerine inşa edilen terörle mücadele stratejisi. Gerçi Başkan Obama ve Cumhuriyetçi rakibi Romney’nin dış politika ağırlıklı son TV düellosunda çerçeve dar kaldı: Fikri sorulunca, Romney uygulamayı desteklediğini söylemekle yetindi; sunucu da hem ulusal hem de uluslararası kamuoyunda süregiden tartışmalara girmedi.

Oysa daha o sabah MSNBC televizyonunda sunucu Joe Scarborough ile konuğu Time dergisi köşe yazarı Joe Klein arasında şöyle bir diyalog yaşanmıştı:

J.S: Kaliforniya’dan joystick’le yapınca çok temiz bir iş gibi görünüyor. Ama politikamız risk almak pahasına teröristleri saklandıkları yerden çıkarmak (ve yargılamak) yerine, çevresindeki herkesle birlikte havaya uçurmak olduğu için, 4  yaşındaki bir kız çocuğu da paramparça olabiliyor.

J.K: Kötü yöneticiler kullanırsa istismara açık bir yöntem olduğu doğru ama nihayetinde meselenin özü şu: Öldürülen dört yaşındaki çocuk kiminki olacak? Bu yöntemle buradaki çocukların terör eylemlerinde ölme ihtimalini azaltıyoruz.

Fotoğraf*: Osman Sağırlı, Atme mülteci kampı, Suriye, Aralık 2014)

“Sorumsuz baba”

Amerika’nın insansız savaş uçakları geçen yıl Yemen’de Amerikan vatandaşı bir çocuğu,Abdurrahman El-Ewlaki’yi de öldürmüştü. 16 yaşındaki Abdurrahman, kendisinden iki hafta önce yine insansız  uçaktan atılan bombanın öldürdüğü, El Kaide’nin önde gelen isimlerinden olduğu iddia edilen Enver El-Ewlaki’nin oğluydu. Obama’nın kampanya danışmanlarından Robert Gibbs’in “babası daha sorumlu biri olsaydı başına bu gelmezdi” mealindeki sözleri tartışma yarattı. Aynı gün Washington Post’ta ise Beyaz Saray’ın yargısız infaz onayı verdiği “öldürülecek teröristler listesi”nin uzadıkça uzamakta olduğuna dair bir haber yayınladı. Listenin uzaması sivil ölümlerini de arttırmayacak mı?

Bu konuda gerçeği bilmek zor. Zira bu saldırılar silahlı çatışmalarda ulusal ve uluslararası hukuka uymakla yükümlü Amerikan ordusu tarafından değil, operasyonları şeffaf olmayan Merkezî İstihbarat Teşkilatı CIA tarafından düzenleniyor. Program mevcut sivil ve askerî denetim mekanizmaları dışında, tümüyle Başkan’ın insiyatifinde örtük yürütülüyor. Hedef nasıl seçiliyor, nasıl bir süreç sonunda infaz ediliyor, hangi aşamasından kim sorumlu, kaç kişi ölüyor, açıklanmıyor.

Sivil terörist

Konuya ilişkin en kapsamlı haber Mayıs’ta New York Times‘da yayınlandı. O günlerde Cumhuriyetçi rakipleri, Obama’nın “Usame Bin Ladin’i öldüren Başkan” imajını sarsmaya dönük kampanyalara ağırlık vermişti. Beyaz Saray yetkilileri de savunma niyetiyle New York Times muhabirine program konusunda bir miktar bilgi vermekte sakınca görmemiş olmalı: Öldürülecek kişilerin, haftalık toplantılarda haklarındaki kapsamlı istihbarat bilgileri uzun uzun tartışıldıktan sonra, titizlikle seçildiğini bu vesileyle öğrendik. Aynı yazıda ölen sivillerin sayısını düşük göstermek için sivil tanımının daraltıldığı da ortaya çıktı. Buna göre, Obama yönetimi ölüler arasındaki 18 yaş üstü erkeklerin tamamını “militan/terörist” olarak kayda geçiriyor.

Tabii Beyaz Saray’ın terörle mücadelede sivil kayıpları önlemeye çalışmadığını söylemek haksızlık olur. O zaman soru belkide şöyle soruluyor: “Bir teröristi etkisiz hale getirmek için kaç sivilin ölümü tolere edilebilir?” Yanıt, kullanılacak yönteme ve seçilmiş hedefin önemine göre değişebiliyor. İnsansız savaş uçakları kullanıldığında, CIA’ye nasıl bir sınırlama getirildiğini bilmiyoruz. Ama 2003 yılında, Irak savaşı sırasında Pentagon için belirlenmiş sınır bir fikir verebilir.

Makul denge

O dönemde Amerikan Savunma Bakanlığı’nda hava saldırıları için hedef belirleyen ekibinin başkanı olan istihbarat uzmanı Marc Garlasco, bu bilgiyi, 2008 yılında Amerikan CBS televizyonunun “60 dakika” programında açıklamıştı. Ordunun amacı, Baas rejiminin önde gelenlerini “insanlı savaş uçakları” ile en kısa sürede etkisiz hale getirip, Bağdat’a mümkün olduğunca az direniş-az kayıpla girmekti. Garlasco ve ekibi için planlamanın en zorlu aşaması ise belirlenen hedefin askerî değeri ile bombardıman sırasında  ölebilecek sivillerin sayısı arasında “makul” dengeyi tutturmaktı. Garlasco makul olan rakamı 29  olarak açıkladı:

“Hedef başına 29 sivile kadar öldürmek serbestti ama zayiat hesabının sonucu 30’u aşarsa, vurmak için mutlaka ya Savunma Bakanı Rumsfeld’den ya da doğrudan Başkan Bush’tan imza almak gerekiyordu.”

İnsansız uçaklarla yapılacak her bir operasyon için bizzat Başkan’ın onayı gerekiyor. Obama’nın rakamlar konusunda selefi Bush kadar geniş davranmadığını umuyoruz. “Kötü yöneticilerin istismarı” parantezine bakılırsa, Time dergisinden Joe Klein da varsayımımızı paylaşıyor. Ama Klein’dan farklı olarak, kendi çocuklarımız ölmesin diye başkalarının çocuklarının öldürülmesini kabul etmiyorsak, varsayımdan fazlasına ihtiyacımız var.

(28 Ekim 2012, Yeni Şafak)

*Fotoğrafta görülen kızçocuğunun adı Hudae. 4 yaşında. Osman Sağırlı’nın kamerasını silah sandığı için korkuyla ellerini havaya kaldırmış: “Tele lens kullanıyordum. Silah sandı. Fotoğrafı çektikten sonra korktuğunu fark ettim. Çektiğim fotoğrafa baktım, dudaklarını ısırmıştı ve ellerini kaldırmıştı. Normalde çocuklar fotoğraf makinesi görünce kaçar, yüzünü kapatır ya da gülümserler”. (BBC)

Read more

Anneannem 88 yaşında. Hafızası eskisi gibi berrak değil. Geçen haftasonu ziyaretine gittiğimde, ne sorduysam, “ah,” dedi hep “iki-üç yıl önce soraydın ya…”

Peşine düştüğüm, ilk kez tam da iki buçuk yıl önce yine bir sohbetimiz sırasında bahsettiği Silvan’daki çocukluğunun hikayesiydi. O zaman soru sormamış, anlattıklarını bir masal gibi dinlemiştim; ne not almıştım ne de kayıt tutmuştum. Bu kez hazırlıklıydım ama, bu sefer de hikayemiz onun anlatacakları, hatırlayabildikleri ya da hatırlamak istedikleriyle sınırlı kaldı.

1927-36 yılları arasında Silvan’da yaşamış anneannem. Babası Hilmi Bey (Bilgiç) adliyede başkatipmiş. Sonra da duruşma hakimliği yapmış. Bergama’ya tayini çıkana dek, dokuz yıl boyunca surların üzerinde bir evde yaşamışlar.

“Babamın tayini çıktığında üç yaşındaymışım, bir büyük isyanın ardından gitmişiz Silvan’a,”* diye hatırlıyor anneannem. Anneannem babasını çok büyük sevgi, saygı ve hayranlıkla anıyor:

“Babam çok sevilirmiş. O yüzden uzun kaldı orada. Yoksa derhal tayin olunur. Halk istemez. Halk Ankara’ya şikayet edermiş. Çünkü orada rüşvet çok yerlermiş. Hapse girmesin diye mesela. Çok güzel keseler vardı. Gümüş paralar içine konurdu. Hiç rüşvet yemedi babam. Dinine bağlıydı. Ondan yemedi herhalde. “

Anneannem kısa kısa kesik kesik bölük pörçük anlatıyor:

“Çilek nedir bilmezdi kimse o zaman. Genç bir ziraat mühendisi gelmişti, yeni tayin olmuş. O ekerdi. Sandıklara doldurulurdu. Nasıl yerdik. Bu nedir böyle diye. Babam hakim olunca müebbetlikleri tarlada çalıştırdı. Tarlalara çilek ektirirdi. Onu sattırır, gelir yaptırırdı. Halbuki kaçsalar babam ceza yer. Ama hayır, babam çıkarırmış onları dışarı. Yani itimat edermiş. Bir tek Mehmet Çavuş’u verirmiş başlarına. Mehmet Çavuş jandarma. Keskin nişancıymış. Kimselere görünmeden, çok uzaktan izlermiş ki, alenen çıkarılmış olmasınlar mahpustan. Müebbetlikler tarlada çalışarak, hem güneş görüp sıhhatlerini kazanmışlar, hem para kazanıp, ailelerine yardım etmişler. Babam onun için çok sevilirdi herhalde.”

Yine masal gibi dinliyorum anlattıklarını:

“Bizim evde çalışan genç bir kız vardı. Çok güzeldi. Kaçırmış bir delikanlı. Peşlerine düşmüşler, oğlan kaçmış, kızı almış getirmişler. Dağda ne olmuş aralarında, bana sordurmak istediler. “Öpmüş mü öğren,” derlerdi. Aklımda kalmış, kürtçe öpmek “maç” demek. Onun aklı da o delikanlıdaydı… Ocağım, evim, erkeğim anlamında “mala min” diye bahsederdi ondan. Öyle hatırlıyorum. Nedir “mala min”? Çok güzel şarkı söylerdi. Şiir okurdu. Çok hisli insanlardı. ..”

Anneannem ilkokulu Silvan’da okumuş. “Gazi*’ydi adı,” deyince, internetten fotoğrafını buldum. Şaşırdı ve sevindi:“İp atladım o avluda” dedi. Sonra sustu. “Biraz daha anlat anneanne,” dedim, “ah,” dedi  yine, “iki-üç yıl önce soraydın ya…”

 

 

*Koşuşağı Harekatı (7 Ekim-30 Ekim 1926) ve Koçuşağı harekatına paralel olarak yürütülen Bicar Tenkil Harekatı (17 Kasım’da sona ermiş) ( Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları; Reşat Hallı  http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/resmi-tarihin-sozde-kurt-ayaklanmalari-1407729/ )

 

 

**Diyarbakır’ın Silvan ilçesindeki yapı 1908’de inşa edilmiş. Silvan’ın yerlilerinden olan Sadık (Üstün) beye ait olan bu yapı, Mustafa Kemal Atatürk ün Silvan da bulunduğu sırada (7 Kasım-24 Aralık 1916) karargâh olarak kullanılmış. 1918’de Mektebi İbtidai-ye adıyla eğitim hizmeti vermeye başlayan yapı, daha sonra Silvan Merkez Okulu, Gazi İlkokulu ve en son Gazi İlköğretim Okulu olarak hizmet vermeye devam ediyor. 2005’te Diyarbakır Koruma Kurulu tarafından tescillenerek koruma altına alınmıştır. (Kaynak: Dicle Üniversitesi Mimarlık Bölümü )

 

Read more

Rafeef Ziadah Filistin asıllı, Kanada vatandaşı bir şair, bir performans sanatçısı ve aktivist. Gazze bombalanırken yazdığı “Biz hayatı öğretiyoruz, Bayım!” (We teach life, Sir!) şiirinin aşağıdaki performansını TRT-Türk’te hazırlayıp sunduğum “Gazeteci Gözüyle” programı için Türkçe’ye çevirmiştim. Çevirimi adımı vermeden videonun başka versiyonlarına kopyalayıp yayanlara aşkolsun:) Ben 20 Şubat 2012’de programda yayınladığımız haliyle paylaşıyorum:

Ziadah’nin “Hiddetin Tonları” (Shades of Anger) adlı şiirini de yine “Gazeteci Gözüyle” programı için çevirmiştim. Yine çevirmeninin ismini yazmadan paylaşanlara aşkolsun diyerek paylaşıyorum:

 

 

 

 

Read more

Ey meydan… bunca zamandır neredeydin?

Seninle şarkı söyledik ve seninle ümit ettik savaştık, korktuk ve dua ettik.

Tek yumruk olduk, gece ve gündüz ve artık seninle hiçbir şey imkansız değil.

Özgürlüğün sesidir bizi birleştiren hayatımız anlamını buldu, artık geri dönüş yok.

Sesimiz duyuluyor. Artık yasak değil rüya görmek.

Ey meydan… bunca zamandır neredeydin?

Duvarları yıktın, nurunla aydınlattın.

Yorgun halkını etrafında topladın.

Yeniden doğduk … ve yeniden doğdu vazgeçmediğimiz rüyamız.

Bizler farklı olsak da niyetlerimiz aynı; temiz…

Pusluydu görünen manzara, fakat biz … sahip çıkacağız ülkemize ve torunlarımıza; yitirdiğimiz gençlerimizin anısına.

Ey meydan… bunca zamandır neredeydin?

Seninle hissetik ve yeniden başladık … uzaklaşıp, tükendikten sonra.

Önce kendimizden başlamalı değişim, sen bize çok şey verdin.

Bundan sonrası bizim…

Bazen korkuyorum, yalnızca bir anı olacaksın diye sen … ölür fikrimiz uzaklaşırsak senden.

İşte o zaman geçmişe dönecek ve hatırlayacağız; masallarımızda senin hikayeni anlatacağız.

Ey meydan… bunca zamandır neredeydin?

O meydan ki türlü insanla dolu… işte adanmış biri; ve işte cesur olan.

İşte tutkulu biri ve şurada bisikletiyle dolaşan…

Fakat sesimiz bir; hepimiz biriz!

Toplanıp çay içeriz orada ve biliriz hakkı nasıl getireceğimizi!

Komşularımız kulak kesildi, bizi dinliyor dünya…

Ey meydan… bunca zamandır neredeydin?

Gücümüz fikrimizdir ve silahımızdır birlikteliğimiz…

Meydan diyor ki: “zalimlere hayır!”

Meydan bir dalga gibidir; kimi içindedir, kimi onun büyüsüyle büyülenir… dışarıdakiler der ki bu bir kargaşadır… fakat ameller yazılmaktadır.

Ey meydan… bunca zamandır neredeydin?

Ey meydan… bunca zamandır neredeydin?

Gücümüz fikrimizdir ve silahımızdır birlikteliğimiz…

Meydan diyor ki: “zalimlere hayır!”

-Cairokee ft Aida El Ayouby Ya El Medan كايروكي و عايده الايوبي

Read more